Kamusal Anlam
- Orhun Batıbeyi
- 12 Eki 2025
- 3 dakikada okunur
2025 yılında, ülke sınırlarında her gün birbirini tekrar eden cümleler, yüzeyde parlayan sözler, mükemmel tasarlanmış kampanyalar süre geliyor lakin sonunda hep aynı boşluk; ne hissettik, ne değiştirdik, ne inşa ettik? Politik olanın dili çoğaldı belki lakin anlamı eksildi. İnsanların sesi daha sesli, sözcükler daha gür, vaatler daha parlak lakin içi bir o kadar boş ve yankısız.
Türkiye'de, sokakta yürüyen bir insan ila konuştuğunuzda, siyaset hakkında hâlâ konuşabileceğinizi düşünürsünüz lakin esasında konuşamazsınız, çünkü artık insanlar siyaseti yalnızca seçimler, partiler ya da gündelik tartışmalar düzeyinde yaşıyor. İnsanlar üzerinde daha derin, daha kurucu, daha varoluşsal bir yerden söz kurmak neredeyse imkânsız. Anlamın, bu denli çekildiği bir alanda geriye yalnızca yönsüzlük ve yorgunluk kalıyor. İrademe göre de siyaset bu yorgunluktan ari değil, olmamalı.
Türkiye'de siyaset yalnızca bir eylem değil; bir anlatıydı bir zamanlar. İnsanların kendilerini ait hissettikleri, mücadele ettikleri, birlikte düşündükleri bir alan idi. 2025 yılında ise gündelik kaygıların ve bireysel kurtuluş planlarının ötesine geçemeyen bir sahneye dönüştü. TBMM'de yer alan tüm partilerin ferdleri bu sahnede rolünü oynuyor lakin kimse sahiden orada olmak istemiyor, çünkü belki de asıl soru şudur: anlamını yitirmiş bir siyaset yalnızca işlevini değil, vicdanını da kaybeder mi?
Zygmunt Bauman'ın okuduğum bir kitabında modernliğe dair en çarpıcı analizlerinden biri, kamusal alanın giderek görünürlük odaklı bir sahneye dönüşmesiyle ilgilidir. Kamusal dediğimiz alan, eskiden birlikte düşünmenin, tartışmanın ve eylemenin zeminiydi. 2025 yılında ise bu alan politik içerikten çok duygusal tepkilerin, retorik savaşların ve hızlı tüketilen tartışmaların geçici platformuna dönüştü. Türkiye'de de siyaset uzun süredir bu görünürlük rejimi üzerinden işliyor. Türkiye siyasetinde tartışmanın yerini monologlar, politikanın yerini propoganda, diyaloğun yerini duygusal tahakküm aldı.
Türkiye'de bu anlam çekilişi yalnızca teorik bir mesele değil; aynı zamanda gündelik hayatın damarlarına kadar işlenmiş bir yabancılaşmaya da tekabül eder. Türkiye'de seçimler, kampanyalar, krizler ve kutuplaşmalar arasında sürekli bir siyasal gürültü yaşanıyor lakin bu gürültünün içerisinde anlama dair hiçbir iz kalmadı. Türkiye'de siyaset artık neyi savunduğumuzu değil, kime karşı olduğumuzu belirleme pratiğine dönüştü ki bu da tam anlamıyla Bauman'ın betimlediği gibi, siyasal alanın etik sorumluluk yerine teknik bir idare biçimine indirgenmesidir.
Bauman yine bir kitabında şöyle der: "Modernliğin son evresinde siyaset artık kolektif iyiliği amaçlayan bir uğraş olmaktan çok, bireylerin kişisel korkularını yönetme aracı hâline gelmiştir."
Türkiye'nin mevcut siyasal tablosunu bu cümle neredeyse doğrudan tanımlar. İnsanlar, özellikle orta yaş üzeri seçmenler geleceğe dair umutları üzerinden değil, geçmişin korkuları ve şimdikinin kutuplaşmaları üzerinden oy haklarını kullanıyorlar. Türkiye'deki her bir siyaset parti artık program değil kimlik teklif ederken vaat yerine de savaşılacak düşmanı işaret ediyor. Türkiye'de korkunun bu deni baskın hâle gelmesinin sonucu da anlamın yerini reflekslere, öfkelere ve içe kapanmaya bırakması oldu ne yazıktır ki.
Türkiye'de siyasetin kamusal anlam ve alan üretme kapasitesi, bu durumun sonucunda ciddi biçimde yara aldı. Türkiye'deki partiler ve liderler bir yandan eski sözlerle yeni krizleri çözmeye çalışırken, diğer yandan toplumsal tahayyüler çözüldü ve artık siyaset, kimseyi dönüştürmediği gibi kimseye de yol göstermiyor. Modern Türkiye dediğimiz bu vakitte artık siyasetin ne dili, ne amacı, ne de hayali var. İdare ediyor; bekliyor, savruluyor.
Bauman'ın işte tam olarak bahsettiği bu kamusal alanın ve anlamın çekildiği bu bariz boşluk popülizme, otoriter eğilimlere ve bireysel içe kapanmaya zemin hazırlıyor beraberinde, çünkü anlamın olmadığı yerde yalnızca ses kalır. Türkiye'de bu ses çoğu vakit bağıran, öfke kusan, duymayı değil de susturmayı amaçlayan bir sese dönüşüyor ve tam bu aralıkta, her susturulan söz siyasetin biraz daha yok olması anlamına geliyor.
Türkiye'de siyasetin dönüşü, ancak insanların kendilerini yeniden 'biz' olarak tahayyül etmeleriyle mümkündür.



Yorumlar